13.7.09

bir karamel tadıysa dünya senin ağzında

.... gittikçe azalan her nefes aldığında


her sabah 6ya doğru uyanıp yürüyüşe giden bünyem bu sabah uyanamadı, annem yanıbaşımda durup adımı söylerken umursamaz bir şekilde gözlerimi açmadan yatmaya devam ettim. kahvaltı hazır demesiyle sonunda pikeyi attım üstümden, esnedim, gözlerimi hiç açmadan esnedim. uyandığımda bi' eksiklik hissettim vücudumda. hafiflemiş gibiydim sanki. anlamadım, tartıya çıkmamla kilo aldığımı fark etmem bir oldu. bir gecede kilo almış olabilir miydim? neler olduğunu anlamadan balkona geldim, annemler beni görünce bi' şaşkınlaştılar. koşarak aynaya bakmaya gittim, alt dudağımda amansız bir şişlik vardı, o kadar şişti ki üst dudağımın üzerine kapanmıştı. buz filan derken indi şişi. içim boşalmış gibi hissediyordum, tansiyonumu ölçüp de 10'a 5 görünce neler olduğunu anlamadım.

o kadar tuhaf bir güne uyandım ki, hala inanamıyorum. sanki bu aralar başkasının ödünç hayatını yaşıyor gibiyim. neler oluyor?

12.7.09

sometimes

sometimes i feel like i dont have any friends, all the people around me are just the actors and actresses who are pretty good at doing their roles.


all the people are lying and pretending.

and the worst ever is that they are believing in what they pretend.

the world is including billions and those billions are not happy at all. the only thing they are doing for somebody else is "roling"

i woke up, and realized why my favorite movie is truman show.

11.7.09

you're not welcome any more

uzun aradan sonra ilk kez birine gıcık oluyorum sanırım. seneler evvel tanıştığım, bu son birkaç aydır beni gün içinde 2-3 kere aramasıyla sık görüştüğüm bir insan evladı. tuhaf biri, pişkin, yüzsüz, aşırı rahat ve yav.şaklık kategorisinde. benle ilgili insan içinde kırdığı potların her biri "şaka" olan, benim yaptığım "şaka"yı hazmetmeyen biri. olay aynen de böyle oldu, hakkımda saydı sövdü geyik başlığı altında, ben de lafı çakınca kızdı bana. paşam küsüvermiş, ne diyorum oğlum sana "çok da fifi" insanlıktır aradım, küsecek şey yok diye. üste çıktı bir de, ben de altta kalmadım verdim veriştirdim. cevap verdi "sana saygımdan seni msnden/feysbuktan silmiyorum seni" dedi. ben de "ama benim sana saygım kalmadı, ben silerim seni" diyerek kendisini hemen sildim. 3 gündür arayıp mesajlar gönderiyor, "sana sinirim geçti" paşamdaki keyfe bakın hele. onun siniri geçti ben de bekliyordum siniri geçsin diye.


bazı insanlar 5 para etmezken kendilerine nasıl bu kadar güvenebiliyorlar, kafam basmıyor resmen.

çok da fifi

aile yaşantısına anlam veremiyorum, ne ilişkilere ne de aile kurumuna inanmayışımın yegane sebebi çevremde gördüğüm şeyler. ne kadar mutlu aile görseniz de, aslında her biri içinde öyle büyük sorunları barındırıyor ki akıl sır ermiyor. cahillik şiddetin nedenidir diyenler yanılıyor, okumuş etmiş insanların çoğu da şiddete meyilli ziyadesiyle. son günlerde kulak misafiri olduğum hikayelerin hepsi bunu doğruluyor. arkadaşlarımın aileleriyle olan sorunlarını dinliyorum, annemin arkadaşlarının anlattıklarına kulak misafiri oluyorum, ya da en istemsizi otobüste arka koltuğumda oturup falanca filancanın kocasının hikayelerini dinlemek.


her defasında soruyorum kendime, eğer yolunda gitmiyorsa hiçbir ilişki, oturup da bunu evliliğe döndürmek neden? ya da insanlar neden bir şey için sonuna kadar gitmeye bu kadar meyilli?

insanlar kendi başlarına olsalar hayat gerçekten ne kadar zor olabilir ki? sevdikler çevremizde olsa, gerçekten olduklarını bilsek yetmez mi?

örnekler baş ağrıtma raddesinde üzücü. bir arkadaşım geçen sene üniversite mezuniyetine birkaç hafta kala televizyon kumandası yüzünden babasıyla ufaktan tartışıyor, iş inada bindikçe biniyor konuşmuyorlar. mezuniyet günü geldiğinde herkes kapıda hazırken evin babası kapıya pijamalarıyla gelip "ben evde oturmak istiyorum, gelmem" diyor. kızın hayatının en mutlu birkaç gününden birinde babası yanında yok. o kız babasını bir daha affeder mi? ve kız babasını babalıktan reddediyor, aynı evin içinde 1.5 senedir konuşmadan hayatlarına devam ediyorlar.

diğer bir örnek de aile genelinde. uçkuruna düşük erkek, karısını ve 3 kız çocuğunu küçük yaşta öyle bırakıyor. bayramlarda seyranlarda eve geliyor, sanki hep o evin parçasıymış gibi komşularına filan bayram ziyaretine gidiyor. eğer ki karısı ona diklenecek olursa, eve gönderdiği parayı kesiyor. kadının sevgilisi olsa, kıyametleri koparıyor, kendiyse onun koynundan bunun koynuna atlamakta sakınca görmüyor. bir de hesap soruyor sürekli, naptın nerdeydin. utanmadan bir de kıskançlık, pes.

bir diğeri de ayrı vaka. ağır depresyon ve antrapoz teşhisi konmuş aile efradı ve arkadaşları tarafından ama o erkekliğine bok sürdürmemek için asla kabullenmeyip kendisinin "normal" olduğunu iddia ediyor. şiddete başvurmalar, sürekli bağırmalar, bir kadınınkini bastırabilecek kapasitede bir dırdır yeteneği ve sürekli söylenme. inanılmaz bir mutsuzluk ve tatminsizlik hali. şükretmekten ziyadesiyle uzak bir hayat. çocuk gibi kapris, bu adam 60ına merdiven dayayalı çok oldu.

erkekler büyüdükçe küçülürler mi?

eskiden kekoydum, 23 yaşım biterken hala kekoyum

çocukluğumdan beri akreple yelkovanı birbirine karıştırıyorum, yelkovanın ismi uzun diye kendisinin de uzun olduğuna inandırdım kendimi, olur da birgün değişirse asla saat okuyamayan bir insan olabilirim.


emel sayınla muazzez ersoyu da karıştırıp dururdum eskiden. bir de muazzez abacı var, şimdi alakasız görünen bu üç insanı neye göre benzettim bilemiyorum. hele ki emel sayını karıştırmış olmak hiç yakıştıramıyorum kendime.

eskiden annemler evde oturayım diye alışveriş mağazası olan metroya 18 yaşından küçüklerin giremeyeceklerini söylemişlerdi, buna o kadar inanmıştım ki 18 yaşına girdiğimde yapmak istediğim tek şey metroya girip alışveriş yapabilmekti.

ve her şeyin en önemlisi bahar temizliğinde eski tip bir fotoğraf makinesi çıktı odamdan, hani kodak'ın en son migros sepetinde satılan modeli. modeli bile yok hatta. filmli, kapağını açınca bir ışık yanıyor, sarıyorsun çalışmaya başlıyor. makineyi anlatmaya gerek yok da, içinde 36 filmle bulunan bu makinenin içinde önceden çekilmiş tam 25 poz var ve ne zaman kullanıldığına dair herhangi bir fotoğrafım yok. acaba içine ne vardır gibi gizemli bir durum söz konusu. tab ettirmeye götürsem, kötü şeyler çıkar mı gibi bir risk var bünyemde.

10.7.09

beni seven bir kadın var, deme artık inanmazlar*

akşamüstü saatlerinden biri, alkolü bırakalı bir ay bitivermiş. bıraktığım andan beri hayatımda bir dinginlik, bir huzur söz konusu; alkole bağlı değil bu huzur benim aldığım bir kararı uygulayabilmem ve hayatımı bir parça düzene sokmamla ilgili. akşam çıkmalarım azalmış, çıktıklarım en sevdiğim insanlarla olmuş, keyifli muhabbet sofralarına düşmüşüm.


kalabalık ortamların içinde duraksıyorum bazen, çevreme bakıyorum, bakıyorum ki tüm sevdiklerim yanımda, ya da bir telefon uzağımda nefes alıyorum sakince. "çok şükür" diyorum içimden dindarlıktan uzak olmama rağmen. dini düşünmüyorum, yokmuş gibi yapıyorum.

canımın istediği kadar evimde oturup tadını çıkarıyorum odamın, masamı orta yere çektim öylece odanın ortasında duruyor. ayağımı çarpıyorum günde 4 kez, yine de rahatsız olmuyorum. yeni dizdiğim kütüphanemi seyrediyorum, sonra da dvdlerimi. öyle durup bakıyorum, odanın ortasında oturup kendimle konuşuyorum.

annemin toz alayım derken kırdığı cd çalarım artık anlamsız bi' elektronik ürün, koca hoperlörleriyle işlevsiz. cdlerimi dvd playerda dinliyorum,şarkılarla birlikte kliplerinin de içinde olmasını istiyorum, bu noktada teknolojinin yeteri kadar ilerlemediğini fark ediyorum. konser kaydı var da, neden kliplerle aynı anda bi albümdeki bütün şarkıları dinleyemiyorum/izleyemiyorum?

bir kadının seks günlüğünü hala izleyemedim, izleyemeyişim kendimi son zamanlarda ilk kez yalnız hissettirdi bana. aradığım herkes "film için erotik diyorlar" dedi. "ee?" dedim, sinemada gitmeyelim dediler. Saçma! Evde izlerken izlemiş olmuyorlar sanki, sinema salonunda izlemek ayıp mı oldu? hani eskiden erotizm sinemaların baş köşesindeydi, geri götüren nedir? kim bu filme benle gelir dediysem bütün kapılar suratıma kapandı, neden sonra film ayrımı yapmayan pek bir sevdiğim dost geldi aklıma, bunca zaman onu neden aramadığımı düşündüm film için, cevabını bulamadım. hafta sonu izliyormuşuz filmi, beni yalnız bırakmadığı için mutluyum. bıraksaydı, kendim giderdim gerçi.

ice age'i izledim bugün, bir de gözlük alıverdim kendime 3dlerden. ne zaman gerçek dünya sıkıcı gelirse, başka bir gözle görebilmek için sihrine sığındım. sinema kapısından çıkarken ya alarm filan öterse diye korktum, korktuklarım olmadı. eve geldim üstüne bir de mean girls denen lindsay lohan filmiyle cila çektim. amerikan liselerinden nefret ediyorum bu filmler yüzünden.

tatil yine geliyor, düşünmesi bile heyecan verici.

8.7.09

aman bize nasip olur inşallah, boyuna da posuna da bin maşallah

7.7.09

bahar temizliğinde isyan

* her ülkede sadece bir tane yayınevi olsun, biliyorum bu mümkün değil o yüzden alternatif geliştirip diyorum ki kitapların boyu için bir standart olsun, böylece bütün kitapların yayınevi ayrımı gözetmeksizin aynı boyda olsun ve ben de kütüphanemi düzeltmek için 2 saat 45 dakika harcamayayım.


* bir yazarın kitapları ilk kitabından sonuncuya aynı yayınevinden çıksın, böylece yayınevi sırasına göre kitaplarını dizen bünyem sıkıntıya girmesin.

* eski dergilerimi atmaya kıyabilecek metaneti her ay sonunda gösterebileyim, böylece senede bir yapılan bahar temizliğinde kollarım kopmasın.

* yolda yürürken bir anda ayaklarıma doğru bakıp, basmaya kıyamadığım karıncalar yüzünden dengemi kaybedip yine de bilinçli bir şekilde üstlerine basmaktan vazgeçeyim.

"lafı" dedi + "lafı" koydu = dedikodu

günün şarkısı & fon müziği: yüksek sadakat, aklımın iplerini saldım


street fighter oynamak istiyor canım, yüz tuşa rastgele bassam bile süper hareketler yapabilen kahramanların dünyasında olmak istiyorum. atari salonlarına kapandığım, tek jetonla saatlerce oynayabildiğim günlere dönmek istiyorum. sanki oyun hiç değişmemiş gibi inatla ken'i seçmek istiyorum, aduket çekmek hatta abartıp bunu gerçek bir hareket haline getirmek istiyorum. lojmandaki erkek çocuklarına taş çıkaracak derecede iyi misket ve taso oynadığım zamanlarda olmayı özlüyorum.

sabah odtü ormanında yürüyüş yaparken gördüğüm 3 kaplumbağayı sevip, kelebeklerin ne güzel olduğunu düşündüm, aşık mıyım sorusu gündeme düştü de sadece minnettar olduğumu fark ettim.

pazar günü alkolsüz/sigarasız ve dahi karşı cins ile ufak bir birliktelikten uzak bir ayı bitirdim, huzurun ne demek olduğunu fark ettim, unutmuşum.

çöpe atmaya kıyamadığım günlüğümü çıkardım sakladığım yerden, geçen sene fransa dönüşüyle hayatımı 2 ay güzelleştirip sonra zindana çeviren o adam hakkındaki yazıları okudum, ağladım, bir sene sonra anca toparlandığımı gördüm. zayıflıklarım için kendime kızdım. kendime kızmanın yersiz olduğunu fark edip o çok sevdiğim sözü hatırladım "bittiği için ağlama, olduğu için gül"

duraksadım, yaptığım hataların saçmalıkların hepsini tek tek düşündüm, hatırlamayı beceremediğim o akşamlara döndüm, hayatımın köşesinden geçenleri andım tek tek, iyi ki de gelmişler de acıları çektirmişler dedim.

ne istediğimi bilmediğimi fark ettim, alıp başımı gitmek öylesine gitmek istedim, bir şeyler yapmam gerektiğini hatırladım, ne olduklarını hatırlayamadım.

olmamayı istedim, neden varım dedim, cevabını bulamadım, sonra varolmakla mutlu olduğumu görüp kafi dedim.

22 seneyi gözden geçirdim, elde çok şey varmış mutlu oldum. uzun süre insanlardan uzak kalışımın sonunda arkadaş ortamlarına geri döndüm, penguen'in bu haftaki sayısına kahkahalarla güldüm, house cafe'nin zencefilli tarçınlı çayını beğendim, elbiseler giyip sokaklara çıktım, şarkılar söyledim içimden, mutluluğum yüzüme yansıdı, güzelleşmişsin dediler, sevindim.

uzaklardan biri sevdiğini söyledi beni, ama öylesine seviyorum değil, biriyle birlikte olmasına rağmen söyledi, neden onlasın dedim "çünkü senin bi parçan onda sanki" dedi, kız için üzüldüm. kendim için daha çok üzüldüm. hep böylelerini buldun dedim, sonra karşıma çıkan insanlardan korkup kaçtığımı fark ettim, ektiklerimi bir bir biçip suçu başkalarına attığımı fark ettim, kendimi suçladığımda 23 yaşımı bitirmeme 41 gün vardı.

hem çocuk kalıp hem büyüdüm, her türlü arada sıkıştım, kim olduğumu unuttum, bazen hatırladığıma sevinmedim de kim olduğumu bilmez gibi yaptım. az kandım çok kandırdım, şimdi nerdeyim bilmiyorum.

yazım karamsar görünse de her bi' satırında hüzünle karışık çok mutlu olduğumu fark ettim.

bir gün gelse de birinin kulağına eğilip pek sevdiğim şarkının sadece şu kısmını mırıldansam "kim bilir sen benim halimde, sakinliğimde ne buldun? bense yorgundum kendi kendime sokuldum, uyuyakaldım aklımın iplerini saldım..."

5.7.09

şah-a-ne?

şahane şeyler oluyor son günlerde, dengem çabucak şaşsa da hemen toparlanıp yine yaz mutluluğuna bürünüyorum. keyifli günler var önümde, dengesiz ankara havasına rağmen.


parmak arası terliklerimi giyip evden çıkarken dün anneme "annecim öpüyorum, denize gidiyorum ben" dedim, bastı kahkahayı kadıncağız. "simencim tatil bitti şimdilik, ankarada deniz yok üstelik" dedi, yüzüme vuruldu acı gerçek sustum.

umtla festivalde gidemediğimiz için içimizde kalan "burning plain"i izledik, eninde sonunda sinemada gideceğimi biliyordum, pek keyiflendim. kim basinger ablayı sinir bozucu buldum, bu durumda rolünün hakkını vermiş diyorum; türkiyeden hölliwooda kıskançlık krizimi gönderiyorum: "charlize theron" kendisini ilk kez blog üzeri afet-i devran olarak ilan ediyorum.

filmi izlerken 3 ayrı film izler gibi hissettim kendimi, neden sonra dank etti yine zaman oyunlarına kurban olduğum, çok beğendim. festivalde izlediğim franklyn ve synecdoche newyork'tan sonra bu sene içinde izlediğim en iyi filmdi şüphesiz.

film demişken, dustin hoffmanlı bir film geliyormuş, adını gugıllamaya üşendim sevgili okur. fragman sinemalarda cirit atıyor zaten, güzele benziyor kereta. cirit atmak demişken, tuhaf deyimlere gark olan bünyem "kıyakçı" kelimesinin anlamını öğrendi geçenlerde, öyle her yerde kullanmayın benden tavsiye. benim gibi kör cahiller için buyrun size "kıyakçı"

erzurum ağzında öğrendiğim diğer küfür ve benzeri söz öbekleri için bir sonraki postu bekliyorum

not: levent kırcalı son olacak o kadar çok b.ktan.

4.7.09

hacı hoca hikaye renkli dilek ağacı şahane

5 günlük arsuz/iskenderun tatili sona erdi, bu zaman içinde annecik halep'e gitti, bense o esnada kpss denen meretle uğraşıyordum. hemen okulumun yanındaki polisevinde bomba patladı, trafik 20 dakika kapatıldı, otobüs durağı camlar patlayıp da iki direkten ibaret kalınca da yol trafiğe geri açıldı ve hiçbir şey olmamış gibi sınava devam ettik. kpss olmasaydı ben de an itibariyle suriye görmüş insan olabilirdim zira kısmet.


türkiyenin güneyi pek bir tuhaf, güneydoğuyu gezdiğimde de aynı düşünceye sahiptim yine aynı düşüncedeyim. bir kere gözün yeşil/maviyse seni ayaküstü oğullarına istiyorlar bu birinci madde. (harran ovası ve gözcüler köyü vakası)

ikincisi, o sıcak havalarda, 1500 derecelerde, nem tavan yapmış iken insanlar nasıl şerbetli şeylerle kebap yer aklım almıyor. hayır ben turistim, gidip yerinde sıcak dinlemeden yemem normal de, bu insanların böyle beslenmeleri yeterince akıl almaz değilmiş gibi, bir de aşırı zayıflıkları ile göz dolduruyorlar, pes.

yine de söylenmelerime rağmen muhteşem bir tatil yaptım, sabahın 6sında uyanıp elimi yüzümü yıkamadan girdiğim deniz, güneşlenmekten ıstakoz olduğum uzun iskele, akşam yürüyüşlerini yaptığım çarşı, yediğim ve 800 gram olarak dönüveren künefeler, dondurmalar, fıstıklı kadayıflar; hepsi burnumda tütüyor ilk günden.

tatil demek, sebepsiz mutluluk demek.




28.6.09

503


lise hayatım boyunca aşık olduğum, sevmekten bir an bile vazgeçmeyi beceremediğim büyük hikayemin kahramanı sevgili "mal" seni anıyorum bu yazıda, okul numaran 503'tü ya, bu da benim 503. yazım ona istinaden bir gönderme. bilsem 500ü kutlardım ama kaçırmışım. seni anmadan geçmemeliyim.


çöpleri kapıya çıkardım, evi topladım, dolaplarımı boşalttım sayılır nerdeyse, kapalı bir valiz odamın ortasında duruyor. bol bol fotoğraf çekip, güneşlenmeye, kitap okuyup, yeni yerler görmeye gidiyorum. sırf 5 gün için de olsa, nemli ankara havasından kaçıp geride bırakıyorum her şeyi.

see u in 5 days. beni arayan olursa, arsus'tayım.

pardon bakar mısınız tanışmış mıydık?

bu aralar damarlarımda türkçe şarkılar cirit atıyor, eskiden yabancı dinleyen bünyem nedense türkçeye sardı. aşk hali ne zaman hüküm sürse bedenimde böyle oluyorum, her şarkıda gözlerim doluyor ya da gözlerimin içi gülüyor mutluluktan. tuhaf periyodlar bunlar, bazen kendimi kanye west ve zenci camiasının kollarına bırakıyorum, onlar söylüyor ben "yo yo, yeah" modunda dolaşıyorum; bazen de durgunluk çöküyor işte böyle. sezen aksu misler gibi pardon'u söylemiş, yüzünüz ne kadar da aşina diyor. desin, yeter ki o söylesin.


haziranın 28i geldi çattı ama ankara hala tuhaf bir yağmur etkisinde, kıyamet alametlerinden bahsediyor herkes. yeni mezun olup işsiz kaldım diye üzülmeme gerek yok mu acaba, zaten dünya gidiyor mu?

öyle bir sağanak ki, kuraklık abidesi ankaranın bağrında nem hissediyorum, geceleri terleyerek uyanıyorum aniden. uyku demişken, uzun zamandan sonra uçtuğumu gördüm rüyamda. galata kulesinden bırakıyordum kendimi yine, her defasında aynı rüyayı görmek neden? her defasında hazerfanla yarışıyorum sanki, kanatlarım olmadan bırakıyorum kendimi istanbulun kollarına, sonrasında düşmüyorum ama, güzel olan o. gırtlağıma kadar özgürlüğü rüyamda da olsa hissediyorum.

pardon, nerdeydiniz?

27.6.09

baktım gözlerine talan oldum

adım çıkmış 9a indiremem 8e temalı bir hayatın içindeyim şu sıralar. bir kere başarılı oldunuz mu insanlar sürekli sanıyor, bir kere gezdiniz mi sürekli gezebilirsiniz gibi geliyor insanlara. bir kereyle alışıyor insanlar yaptıklarınıza, sonrasında en ufak şeyde binbir parça hayal kırıklığı kalıyor ellerine. hiç kimse hakkında fikir sahibi olmasak keşke, doğruluğundan emin olmaktan bahsetmiyorum, hiç fikrimiz olmasın. ne yapar ne eder beklentisi doğmasın içimize. "bunu ondan beklemezdim hiç/bu hareket hiç ona göre değildi" cümlelerini ağzımıza alma şansımız olmasın; çünkü bekledikçe, beklentiye girdikçe hayal kırıklıklarımızın katsayıları büyüyor. daha büyük kırıklar biriktiriyoruz küçücük kalplerimizde.

kalp kırıklığı demişken, her şey zamanla geçiyormuş. yeni öğrenmedim, ama bir daha keşfettim diyelim bu gerçeği. ne kadar sevseniz, üzerine yazılar dökseniz de, blogunuz ondan oluşsa, acılar pınarına dönse de içiniz sonunda bitiyormuş. ne tuhaf, madem bitecek, neden seviyorum ki diye sormadan edemiyorum. "her güzel şeyin sonu var" evet, ama sonu varsa, cefasını çekmek neden? -ease the life please-

içimde kocaman bir kro oluyor bazen, ışıklarda durup önüme kıran arabalarla kapışıyorum, arabam bağırıyor/böğürüyor, ama yarışı kazanıyorum. arkamdan hayretle baktıklarını biliyorum, "kadın şoför ne de olsa" imajını sevmiyorum o yüzden bu hallerim. bazen de virgin radyo çok çok sevdiğim eski şarkıları bulup çıkarıyor derinlerden, o zamanlar müziğin sesini açıyorum, ışıklarda arabam hemencecik hızlansın diye klimamı kapayıp camlarımı açıyorum. kolumu da camdan dışarı çıkarıyorum. babam dolmuş şoförü olsaydın diye dalga geçiyor.

* umut kaya denen insan evladı ne de hoş bir şarkı -mevsimler geçerken- yapıvermiş. adaletin kaybolmuş nidalarıyla bezeli şarkımız pek bir hoş. albümün kalanıyla ilgili fikir beyan edemiyorum.

mostly liked

evde kimse yokkken ayakkabıyla dolaşmayı seviyorum, buzdolabının kapağını umarsızca açık bırakmayı, pis bardakları masanın üstüne unutmayı (!) ve yatağımı kapatmamayı seviyorum.


kahvaltı sofrasını muhabbet esnasında öylece bırakmayı, saatler sonra domates suyu artık kuruyunca toplamayı seviyorum.

balkonda keyifli bir şekilde türk kahvesi & sigara içmeyi seviyorum -sigara içiyor olsaydım hala-

annemlerin yatağında uyumayı, kendi yastığımı da yanıma almayı seviyorum.

müziğin senini sonuna kadar açıp, böğürerek gülmekten hoşlanıyorum. evde uyandıracak kimse olmaması mutlu ediyor beni.

sonra duraksıyorum, gittikleri gibi onları özlüyorum.

uzun bir aradan sonra ilk kez yokluklarını bilip eve "birini" getirmiyorum, arkadaşlarımı toplamıyorum. bugün uzun aradan sonra kendimleyim, 3. hafta biterken durulma ve hayat temizleme döneminde, pek bir başarılı olduğumu görüyorum.

feysbuk denen illette sinefil denen merete kimse sarmasın istiyorum, kafayı yedirtti bana. yarın da kpss'ye girecek olan varsa, cümbur cemaat şans diliyorum.

25.6.09

reasons for happ"i"ness



bir hafta içinde düzenli spor yapıp, sabah akşam yürüyüşleri ile bezeli bir sağlıklı yaşam geçirdikten sonra diyetsiyen tartısında 1.8 kilo verdiğinizi görmek ve bunu tamamen yağ olarak vermiş olmanız.


aklınıza her geldiğinde yüzünüzü gülümseten, hakkında feysbukun sunduklarının ötesinde hiçbir şey bilmediğiniz platonik sevdanız -23 yaşınızda olmanıza rağmen- "sss".

pek bir sevdiğiniz arkadaşınızla önceden planlanmış "the proposal/teklif" filmine gitmeniz ve filmi gerçekten de beğenerek izlemeniz.

tatile gideceğinizi bilmek ve gün saymak

aldığınız pilates dvdleri ve yoga egzersiz kitapları

sizi gören herkesin "bir güzellik var sende bu aralar" demesi.

işsiz olsanız bile, tatilde olduğunuz için bunu hissetmemeniz.

hızla okuduğunuz kitaplar, devriliveren filmler, alkolsüz ve sigarasız hayat.

ve en önemlisi huzurlu olduğunuzu bilmek.

... işte bunlar, saf mutluluk için birebir nedenlerdir.




23.6.09

gün içinde 3. post, anlayana.

üç oda bir salon evin içinde yaşayan 4 kişi düşünün. iki kişinin arasında evvelden yaşanmış romantik bir hikaye varmış, ne hikmetse hayatları birlikte son bulmuş. diğer iki kişi arasındaysa sekiz sene fark olmasına rağmen, zaman geçtikçe bu 8 sene giderek küçülüyormuş, birbirlerine iyice yakınlaşıyorlarmış. bu romantizmden uzak iki kişi sürekli kaynaşıyor, diğer ikilinin birlikteliğine anlam veremiyormuş.

derken evin içindeki tek erkek, dışardan gelen kuvvetlerle kasılmış, havalanmış, adeta erkekliğini ispat etmek istercesine mağarasında hükümranlığını tescil eden bir ayı gibi böğürmeye başlamış. inlemeleri, hırlamaları hiçbir işe yaramamış çünkü geri kalan 3 kişi sağırmış.

ayı utanmış yaptığından ama o kadar gururluymuş ki, böğürmelerine devam etmiş. sonra bi bakmış etrafında kimse yok. öylece tek başına kalmış, hayatının sonuna kadar böğrünüp durmuş.

ekimde sinemalarda

kampüste çıplak ayaklar

nostaljik bir kıyak



unutulmaya yüz tutmuş bir klibi sevgili bloggerlarla paylaşarak;
bir parça tebessüm sağlarım diye düşündüm. İzel burda pek bir hoş,
anlayın ne kadar eski olduğunu. yine de şarkı kulağıma hala hoş geliyor orası ayrı.

22.6.09

hafif

her şeyin muhteşem olduğu zamanlarda, ne yazacak zaman buluyorum, ne de güzellikleri paylaşıp nazara gelmek. sık yazma bünyemi sekteye uğratan şey, hayatımın yolunda gidiyor olması bir nevi.


mezuniyet töreni bir şeyleri görmek, g
erçek olduğunu kabul etmek için önemliydi, bir
nevi kanıt. hani m
ezun oldum lafı havada
kalıyor biraz, ama o cübeyi giyip kepi havaya atarken anlıyorsunuz ki siz de sırf kendi okulunuzdan mezun olan 1850 kişilik bir güruhun içindesiniz.

bilkent töreni çok güzel geçirdi, cnntürk'ün dediği gibi "konuşan, daha doğrusu konuşmaya çalışan" sağlık bakanı recep akdağ"'ın yuhlanması kadar önemli bir olay olmadı gün içinde.

kişisel bazdaysa gerçekten de güzeldi tören, herbir arkadaşımla tek tek gurur duyarken gaza gelip master'a başlamaya ayrıca da masterı birincilikte bitirmeye karar verdim. bunun ne kadar muhteşem bir his olduğunu, kendi bölümümü birinci olarak bitirmesem de anlıyorum. adına plaket verilmesi, senin gibi farklı bölümlerden olan birkaç seçilmiş insanla orada durman, her şeyi temsil edebilmen; mutlak güç budur.

törenden iki saat önce kestirdiğim saçlarım kendi nazarımda törene damgasını vurdu. rapunzel sendromu olan bir insan olmama rağmen, bir anda küt saçlı kalıverdim ama hemen alıştı gözüm. mezuniyetle birlikte ağır bir hava çökmüş üstüme, öyle diyorlar. takdir sizin.

en yakın arkadaşımın bir kere daha en yakın arkadaşım/kardeşim olduğunu anladığım bir kare oldu mezuniyet günü içinde, eşyalarımı taşımama yardım edişi filan değil de, elbisem var diye milyonlarca insan önünde eğilip ayakkabımı bağlaması beni duygulandırdı. hani çocuğunla karşılıksız ilgilenmen gibi, onu koruyup kollaman, ona bakman gibi. o yüzden uzun süredir aramadığım eski dostları arayıp, hal hatır sordum. üniversite bitiyor diye arkadaşlarıylagörüşmeyen biri olmayacağıma dair söz verdim kendime.

bu aralar o kadar mutluyum ki, ne desem olacak ne istesem başıma gelecek gibi hissediyorum. hissetmenin de ötesinde, oluyor aslında isteklerim. o yüzden mutluluk bir zincirdir deyip, bu yazıyı okuyan herkese tüm içtenliğimle iyi dilekler diliyorum.

20.6.09

s.s: ben çağırdım, sen geldin

mezuniyete dair bir yazı gelecek yakın zamanda.


evvelindeyse bir his içimde çöreklenen, gözlerimi ışıl ışıl yapan. geçmişten biri, atılmayan, hep duran ve sonunda hayatımın içine giren. ayaklarımı yerden kesen, mideme kramplar sokan, kalbimi uçuran biri var.

mezuniyet töreninde adı okunduğu gibi gözlerimin dolduğu, heyecanlandığım sarılıp tebrik etmek istediğim biri var. uzaktan uzağa senelerce sevdiğim biri, yanımda olmasını istediğim, aklıma evlilik/çoluk çocuk fikrini düşüren tek bir insan var.

mezuniyet töreninde görmem normaldi, o da diplomasını alıyordu ben de. sonrasında gaziosmanpaşanın caanım house cafesinde otururken ondan bahsetmeye başladım, heyecanımdan, onu gördüğümden, ve onu çağırdığımda bana geleceğinden. ve onu çağırdım, 2 dakika sonra arka masamdaydı. beni görsün diye tuvalete gittim olmayan çişimi yapmaya, yerime geri döndüğümde kalkıp o tuvalete gitti, telefonla konuşmaya çıktım ben oturunca o konuşmaya çıktı. ben dans ettim oturduğum yerde, o dans etti. ben gözlerinin içine baktım, o benimkilere baktı. ben yanından geçtim, ama o selam vermedi.

bütün akşam seni düşündüm, bir gün birlikte olacağımızı, iki dakikadan uzun konuşacağımızı. karşında elimin terleyeceğini düşündüm heyecandan, pır pır eden yüreğim içimden çıkıp kanatlanacak, seninkine konacak bunu biliyorum. tanıştık ilginç bir şekilde, neden birlikte olmayalım.

patron, gel kaynaşalım.

elini tuttuğumu düşünmek bile yetiyor, varsan heyecanlıyım, huzurluyum ve varlığınla mutluyum. s.s derinlerde pek bi' sevmişim seni.

19.6.09

incubi: plural form of incubus

içimde acayip bir his var, hayatımı az çok düzene sokmayı becerebildiğim için kendimle gurur duyuyorum. "ben nasıl başardım", "süperim" içerikli bir yazı değil bu, ama alkolü bırakalı pazar günü iki hafta bitiyor. ve sevgili diyetisyen hanım da pek bir memnun gidişattan. sigaraya bağımlı değildim ama yine de bırakmış olmak düşüncesi, sosyal içiciliği bile sonlandırmış olmak adım benim için.


hayatımı temizliyorum bir yandan, bir süre yeni insanlardan uzağım. hayatımdaki fazlalıkları da atıp elde avuçta kalanı değerlendirip, ne kadar yeni insan istidhamı lazım hayatıma bakmam lazım. neler eksik, kimler fazla.

hem sonra, insan eskiyi silmeden yola devam edemiyormuş onu anladım. geç oldu biraz anlamam, belki de evvelinden anlamıştım da işime gelmiyordu bir türlü. istanbula gidip zaafım olanları aramadan döndüm, bir tane bile "lovebite" olmadan döndüm. bir gram alkolü almadan.

spora da başladım, sabah akşam yürüyüş, kafa dağıtma. kendime geliyorum biraz. üniversitenin bitmesi bir nevi başlangıç aslında. dağıttıklarını toparlamak kırdıklarını onarmak için bir fırsat. hayatın her köşesine benim kadar geç kalan var mı merak ediyorum...

içimde çok güzel hisler var her şeye rağmen, sanki beklediğim oluyor/geliyor gibi. bunca zaman beklediğime değmiş gibi. evet her şey iyi, daha da iyi oluyor sanki her an.

16.6.09

keşke...

Keşke başımı koyabilsem dizlerine, uzansam. gözlerimi kapayınca kabuslar görmekten korkmasam, uyandığım yerde sen olsan. bunca zaman geç kalmışken, sonunda kaybettiğim zamanı telafi etsem. o telafide sen yanımda olsan, birlikte olsak.


hani o yorgun argın geldiğim gün var ya uzak bir şehirden, seni ilk gördüğüm gün, yanına oturup kendimi heyecandan tanıtamadığım gün, o güne dönsek keşke, yine heyecanlansam.

seni bir daha asla görmem sanırken, iki gün sonra gözlerin ışıldayarak "seni bir daha hiç göremem sanmıştım" desen, beni görememekten korksan.

tesadüfler olsa yanıbaşımızda, bizi bir arada tutan tesadüfler.

komik şeyler anlatsan, anlatırken heyecanlanıp "uf seni de yeni tanıdım ama, salakça şeyler anlatıyorum, sıkılma n'lur" desen. gülümsesem, gözlerimi yere eğsem, "noldu?" desen sessizce, gözlerinin içine bakıp "yanında hiç sıkılmıyorum ki!" desem sana.

toplanıp kağıt oynamaya gitsek, yanıbaşımda otursan, senin yenilmene sebebiyet iyi bir oyun çıkarırken "olsun, yensen de anlaşırız" desen, yenilmeyi dert etmesen.

light colamın içine buz atmadan 5 dilim limon attığımı fark etsen yine, hemen ben daha ağzımı açmadan garsona limon söylesen, ve iki günde öğrendiğin bu huyumu gülümseyerek izlesen.

ayaklanıp da tuvalete gidecekken benimle gelsen, sıra bekleyip kapıdan çıkarken seni bulamama korkusu içime çöreklenirken karşımdaki duvara yaslanmış olsan, "içerisi kalabalık galiba" desen ve bana yol verip gidişimi izlesen.

ayrı ayrı arabalarla geldiğimiz mekandan ayrılırken bir not tutuştursan elime, "benimle gel" yazsa o notun içinde, sonra da yanıma gelsen "bir numara bul, benimle gel" desen. ben de "işim var, burdan kendim giderim" derken atlasan, "ben bırakırım seni" desen insanların içinde, herkes gülse ama sonuçta ben senin yan koltuğunda oturuyor olsam.

gecenin yarısı istanbul turu yaptırsan bana, anlatsan bildiklerimi teker teker ve ben hiç bilmiyor gibi baştan sona dinlesem tüm hikayelerini.

sonra evin kapısına bırakınca beni öpsen yanaklarımdan. fazlasını istesen, fazlasını istesem ama yine de yanaklarımdan öpsen beni. sağ elini yüzüme yaklaştırsan ilk kez bindiğim arabanda, yanağımı okşasan birden, gözlerin ışıl ışıl bana dönsen "seni o kadar uzun zaman bekledim ki, nerde kaldın?" desen. gülümseyip o karanlıkta bile kızardığımı fark etsen, sonra beni daha çok utandırıp "seni bir daha görememekten çok korkuyorum" desen. aynı korku boğazımdan aşağılara inse, parmak uçlarımda hissetsem o korkuyu, sıkıca sarılsam sana, yakında görüşeceğimizi fısıldasam kulağına.

arabadan inince ben eve girene kadar baksan arkamdan, sen gidince telefon numaralarımızdan bihaber olduğumu fark etsem. ve o an koca şehirdeki son günümde seni tekrar göreceğimi düşünsem, ertesi güne yanımda olacağını düşünsem, bunları düşünerek eve girip uykuya dalsam. rüyamda seni görüp sabaha mutlu uyansam ve akşam 6da gittiğim bir davette sıkılırken seni düşünsem, orda olmanı dilesem ve 7 buçukta tuvalet kapısında karşılaşsak şaşkın gözlerle. sarılsan, sarılsam, kokunu içime çeksem, saçımı öpsen. orda dursa zaman.... elimi tutsan aniden, uzaklaşsak koskoca bir orman manzarasında elele otursak, hiç konuşmasak, konuşunca kaybetmekten korksak ve sonunda ayrılsak.

zardan adam zamanında bir şarkı söylemişti, pek bi' anlamsızdı, seni tanıyana kadarmış anlamsızlığı

"sen karşıma çıkan, en güzel şeysin
bırak da sözlerim, yüreğine değsin
yarın sensizlikle gelecekse,
varsın ömrüm bugün bitsin"

bütün bunlar gerçekti ya, bir daha olacak biliyorum. yine telefonları almadık, bu sefer bilerek çünkü o şehre geldiğimde, yerim yanın olacak.

15.6.09

363 gün küçük kuzen

tam 363 gün sonra geldin bu sevimli dünyaya, aile baskısı "abla" dedirttiler bir süre sana, sanki büyüdükçe aramızdaki 363 gün küçüldü de eşitlendik, hatta yeri geldi sen büyük oldun benden.


istanbuldaydın ya, uzaktın, neler yaptığını, hayatının nasıl geçtiğini bilmiyordum ben. sen de benden bihaberdin, teknoloji bizlik değildi sanki, yüzyüze olmalıydık her defasında hikayeler anlatırken. kapalı balkonda barbie ile ken'i alıp öpüştürmeliydik çocuk aklımızla, hep yanyana. doğumgünlerimizi kocaman bir bahçede birlikte kutlanmalıydı hep omuz omuza, ne zaman sorun olsa orada olduğunu bilmeliydim ben. hani derler ya hep, ailen dışında kimse sevemez seni, öyleymiş meğersem. arkadaşlar değişti, sevgililer değişti ama biz her defasında bir araya gelmeyi becerdik uzak da olsa, kaldığımız yerden devam edebildik.

cumartesi günü mezuniyet törenindeydim, adın okunduğu zaman gözlerimin nasıl dolduğunu anlatamam, içimdeki heyecanı hem anne hem kardeş her şeyin ötesinde çok yakın bi arkadaş gibi hissettiğimi... anlatamam, tarifi yok bunun. gözlerinin içi gülüyordu ya, ben de mutluydum.

biz beraber büyümeyi becerdik, kardeş kardeş oynamayı. 363 gün farkımızı sildik aradan.

çok seviyorum seni, o kadar.


patrona simen isyanı

yanlış anlamalar/anlaşılmalar yüzünden insanların ne kadar çirkefleşebildiğini görmek kadar acı bir şey olamaz. ufak bir hata, insanların utanmadan sizin hakkınızda sansasyonel haberler yazmasına işaretmiş, sanki her an arkanızda durup kuyunuzu kazmayı bekliyor gibi hazırmış insanlar meğersem. insanlar hiç aksiliklere taviz göstermez olmuşlar son zamanlarda, eh madem öyle herkesin yolu açık olsunmuş.


hızlı tüketim malları sektörü giderek büyürken, aslında insanlar duyguları/hisleri/anları da hızla tüketir olmuşlar. sonrasında elde kalan "neden böyle oldu şimdi?" sorusu olmuş.

herkes suçu karşısındakine atmış, kendince cevaplar türetmiş böylece asıl suçlular hiçbir zaman ortaya çıkmamış.

herkesin kendini biricik sandığı bir dünya şu anki dünya, herkes havalı, herkes hoş, herkes onların peşinde. peki bu hava niyedir, kimedir? ya da havalı olmayı haketmekte midir insanlar? neden gerçekten "cool" olan insanlar, sonsuz derecede bir mütevaziliğe bürünürler, alçakgönüllülük prim yapmayan en büyük erdem midir?

sorular listesi böylesine uzar giderken, her defasında insanları sevmeye çalışan bünyem neden benzini bitmişçesine yarı yolda kalıyor hep?

10.6.09

out of order

vallahi blog olsun, başka internet araçları olsun birkaç günlük seyahat sebebiyle uzaklardayım bilgilerinize.


alkolü bıraktım. bu kararı evvelinden blog üzeri veya sözde milyon kere verdiğimi biliyorum, ama haftada bir 33lük bira içmektense, hiç içmem diyerek bir süre alkolsüz ve hatta sosyal içicilik kıvamında olan sigara içişime de son veriyorum. bir değişim olursa bildiririm.

uzun zamandır konuşup/flirt ettiğiniz ama pek bir uzak olduğunuz biriyle zaman geçirme fırsatınız olsa ne kadar korkardınız?

seneler evvelinden ilişkiniz olan insana/insanlara zaafınız varsa, her gördüğünüzde başa dönüyorsanız, olmayacak bir ilişki üzerine saatlerce konuşup "end up together" oluyorsanız bu kısır döngüyü sonlandırmanın sırrı nedir/var mıdır?

herkes sarhoş siz ayıkken dünya ne kadar keyiflidir?

ps: mezun olmanıza rağmen staja başvuruyorsanız aklınız nerdedir?




9.6.09

senkolik oldum ilk gülüşünde

okulun bittiğini bilerek, artık öğrenci değil de mezun sınıfına dahil olmak tuhaf bir arada kalmışlık hissi. kendinize işsiz diyemezsiniz, çünkü şayet bir sonraki sene öğrencilik statünüzü koruyacak olsaydınız eylül ekime kadar tatil hakkınız olurdu. bu durumda aslında eylül ekime kadar işsiz değil de mezun oluyorsunuz, sonra işsiz, sonra da en sonunda çalışan işçi sınıfı kategorisinde yerinizi alıyorsunuz.


iş denemelerinin en eğlenceli kısmı mülakatları bahane edip istanbul'a gitmek bence. eskiden hep istanbul'un asla yaşanmaz bir şehir olduğunu düşünürdüm, neden sonra o rahatlığı arar oldum. olsun, çilesini de çekerim bunca zaman sefasını sürmedim mi yaklaşımıyla daha bir sempatizanıyım artık. bütün o içimde kalan konserleri, festivalleri, bir türlü göremediğim utku varlık sergisiyle, mojonun muhteşem programlarıyla artık beni bekliyor, biliyorum.


7.6.09

yalın "ellerine sağlık" desin ama kenan doğulu söylesin




kenan büyük bir adam esasen, ne serdar ortaç gibi çıkıp "sadece 7 nota var, nasıl farklı müzik yapabilirim ki" diyor, ne de murat boz gibi çıkıp ona buna sataşıp kendinde olmayan özellikleri var olan özellikleriyle kapıyor -bknz: murat boz'un Türk erkek pop şarkıcılarının hepsi cüce polemiği- Kenan cidden enteresan bir adam, bin kilo olmasına rağmen zamanında genç kızların kalbinde taht kuran, uzun saçlı erkeklerin sevimli olabileceğine inandıran, dünyanın en çirkin kolyesini senelerce simge halinde taşıyan bir adamın evrimini görmek cidden enteresan. birçok erkek evladına "role model" olduğunu söylemeden geçmek de olmaz hani.

yaz sezonu açılırken istemsizce herkesin şarkılarını ezberleyeceği ve dahi dinlemekten bıkacağı bir kenan albümü daha raflarda yerini alıverdi. albümün adı ve kapağı doğuştan havalı: "patron" zira şarkı isimlerine bakınca kenanın kuyruk acısı içinde olduğunu anlamak zor değil, sürekli laf sokan şarkıcı gücünü elinde tutan kenan; şarkıların içeriğini bırakın, isimleriyle bile göndermelerini yapıyor. bakınız; "rütbeni bileceksin", "aşkkolik", "cadıkazanı", "salak" vs.

Aslında Türkiye'de bir pop şarkıcısının ya da dünyanın herhangi bir yerinde şarkıcı sevgilisi olmak çok zor, ayrılık üstü sırf sizin için yazılan bir şarkı her yerde çalmaya başlar ve şarkı sahibini oyalayıp başarıya götürürken, siz her dinlediğinizde iyice beter bir hale bürünüp pişman oluyorsunuz belki. Ne acayip durum, ayrılık sonrası biri başarıdan başarıya, konserden konsere koşuyor, eski sevgili ise kayıtsız bir şekilde bu şarkılara maruz kalıp toparlanmaya çalışıyor. Tuhaf bir denge hali söz konusu.

Bütün bunlar bir yana kenan'ın bu albümde gönlümde taht kuran bir şarkısı var, usanmadan milyonlarca kere dinlenilesi "aşkkolik", giriş kısmındaki org, muhteşem benzetmelerle bezeli şarkı. ne demiş kenan "iç dünyamın başkenti, senkolik oldum ilk gülüşünde, masaldan mı geldin doğru söyle, yazılmamış duyulmamış şarkılarımsın, son durağımsın" iş bu sebeplerden ötürü, kenan'ı seviyoruz. çok yaşa kenan.


6.6.09

benim annem komik annem temalı yazı

özel günlerde filan yazı yazmaktan hoşlanmadığım için anneler gününde de sahibesine bir yazı armağan etmiyorum, zira canım annem şu sıralar komiklik sınırlarını zorladığı için kendisinden bahsetmeden geçmek istemedim. 


14 yaşında kız kardeşi olan bir insan evladı olarak salakça şeylere sürekli gülebilen bir insanım, ortaokul esprileri, tuhaf danslar, laf sokmalar ve niceleri. O yüzden istesem de büyümeyi pek beceremiyorum zaten. Kardeşimle arada bir annemle dalga geçmek için tuhaf kelimeler söyleyip eğleniyoruz, ama eğlendiğimiz şey kelimelerin komikliği değil, annemin bunları anlamayışı ve tepkileri. Zaten annem de eğlenilmeye meyilli bir insan olduğundan sıkıntı çekmiyoruz, zira anne dediysem öyle ciddi bir anne gelmesin gözünüzün önüne, otoritesinin yanında küfürbaz, eğlenceli, komik ve dolmuş şoförlerine taş çıkaracak cinsten araba kullanan erkeksi bir kadından bahsediyorum. 

Annemin şımardığı bazı haller içinde kardeşim "canavar kadın" derken sonunda bu canavarlık mertebesini iyice özele indirgedik ve hayatlarımıza filmler, kitaplar ya da efsanelerle girmiş canavarların isimleriyle hitap etmeye başladık anneme. Canavarlar dünyasıyla bir samimiyeti olmayan annem tabii neden bahsettiğimizi anlamıyor, bu durumda yapabileceği en şeyi yaparak doğal tepkiler veriyor, bize de gülmek için bolca malzeme. 

Bu kısa giriş kısmını örneklendirecek olursak, geçen gün kardeşim anneme Godzilla'dan sonra Loch ness gölü canavarı nam-ı diğer nessie (dişil bir simge dikkat edelim) diye hitap etti. Annemin sakin tepkisi "kim o, iyi kimseler mi onlar?" şeklinde geldi. Biz gülmekten nefes alamazken annem işi abartıp "tanıyor muyum ben onları?" dedi uzunca bir süre nefes almadan gülüp, katılma raddesine gelince kardeşim "tabii tanıyorsun anne, İskoçya'nın en köklü ailesi onlar" dedi. Annem anlamaz halde bakarken biz yine gülmelerdeydik. Kardeşim hala 10 kızım olsa 10unu da veririm, o kadar köklü bir aile, asil diyerek dalga geçiyor.

İkinci vakayı dün yaşadık, alışveriş yaptıkları yerde aldıkları et/tavuk parası kasada ödenmemiş, bunu fark eden dürüst aile fertlerim beni ve kardeşimi gidip parayı ödemekle görevlendirdiler. İşimizi bitirip eve dönünce annemden bomba bir soru geldi "sevindiler mi?" biz yine nefes almadan gülerken bu sefer dalga geçmek bana düştü "evet anne, çok sevindiler haftaya düzenlenecek Türkiye 1. dürüst insanlar sempozyumunda onur konuğu olmanı teklif ettiler" dedim, annemin yüzüne ultra bir şaşkınlık çöreklendi arkasından sevgili kız kardeşim de "nessie" deyince annemde sigortalar attı, "bi' dakka ya, siz benimle dalga mı geçiyorsunuz yoksa?"

Vallahi anneme e pes diyor, sanal alemde ellerinden öpüyorum. Benim annem canım annem, hayatın her alanında kurnazken bizle baş edemeyen biricik annem. 

mim for the 1st time


hiç işim olmaz mimle filan, amma velakin emir büyük yerden dodo hanım mimlemiş, demek ki makul bir şey diyerek kırmayıp kendisini ilk kez bir mime karşılık veriyorum. yalnız kimsenin üstüne öyle yüklemek istemem, mimlemiyorum kimseyi filan. eğer bu bloga gelip de mimi beğendiyseniz, simen beni mimledi diye üstüme atabilirsiniz suçu. 


neymiş masaüstümüz nasılmış, mim'in teması bu efendim. dolayısı ile bir güzel ceterele pirint s.i.krin yapıp koyuyorum. malum üniversites balosu 4ündeydi, haliyle balodan bir kare de masaüstü oldu. 

Önceki Kayıtlar

Blogger Template by Blogcrowds