bugün öğrendim


yüzümde sanki kalıcı dövme yaptırmışım gibi bir tebessüm var, geçmek bilmiyor. aklıma her düştüğünde daha da büyüyor tebessümüm, sanki kilo almışım da kalıcı dövmem derimle birlikte genişliyor gibi.

bi' pazartesi günü, ankara'yı nadir sevdiğim zamanlardan biri, kuğulu park'ın önünde buluşuyorum onunla, tesadüfen bir istanbul gecesinde tanıdığım, sonrasında bir türlü kopamadığım o adam hani.

uzaktan seçiyor gözlerim onu, beni beklerken boş durmayıp dergilere bakıyor, içimde tuhaf bir his. nerdeyse bir aydır görmüyorum, sarılsam çok mu samimi, elimi uzatsam çok mu resmi olur diyorum. mesajlaşırken dünya çok kolay, insan yazdıklarını filtrelemeye gerek görmüyor çünkü hiç. yaklaşınca bir anda sarılıyoruz birbirimize, aklımda hiç yoktu böylesi bir hamle. boyu uzun, çok uzun benden. parmak ucuma kalkıyorum, o iç titreten ama keyifli soğukta hiç konuşmadan sarılıyoruz. ne kadar süre parmak ucumda durabilirim bilmiyorum, ama ondan destek alıyorum, aldıkça daha da sıkı sarılıyorum ona. hala sarılmış dururken "bu güzel oldu sanki" diyor, onaylıyorum göğsüne dayadığım başımı sallayarak.sarılırken tek beden oluyoruz sanki, kalbi öylesi hızlı atıyor ki sanki benim içimde o kalp. her hareketini kendiminmişçesine hissediyorum. benim kalbimin de ondan aşağı kalır yanı yok, heyecanlanıyorum. kalp atışlarına hükmedemiyormuş insan, bugün onu öğrendim. yanyana yürüdük bir süre, yolculuğundan bahsettik, havadan sudan konuştuk. yanyana yürürken de gözgöze gelebiliyormuş insanlar, onu da öğrendim bugün. 

onu pek sevdiğim kalpli kurabiyelerin olduğu lins'e götürdüm havanın güzelliğine kapılıp, şanslıydık bahçede otururken. ilk kez bu kadar sakin, huzurlu olduğumu fark ettim. hani pinhani diyor ya bir şarkısında "başından geçeni anlat, masaldır benim için" aynen o haldeydim, ağzından çıkan her kelime büyülüydü sanki. uzanıp defalarca dokunmak istedim ona, elini tutmak istedim. dokunmaya kıyamamak diye bir şey varmış, onu da bugün öğrendim. o anlattı ben dinledim, ben anlattım, güldüm, sersemledim, yine güldüm.

kahve içmeye starbucks'a kaçıverdik, mekan değiştirip sohbeti derinleştirdik, aynı sıcaklık, aynı gülümsemeler devam. ya çok geç kalmıştık birbirimize, ya da gerçekten çok geç kalmıştık. tatlı sohbetin orta yerinde "anlaştık" dedik, masanın üstünden ellerimizi karşılıklı uzatıp tokalaştık. tokalaşmak iki bilemedin üç saniye sürer, ikimiz de bırakmadık birbirimizin elini. tam gözgöze geldiğimiz anda "bence burda kalsa olur elin, olmaz mı?" dedi. dünyanın en güzel gülüşü diye bir şey varmış, bugün öğrendim. o elimi tuttukça kalbim hareketlendi, sanki 13 yaşındaydım da ilk kez tutuyordum birinin elini, o tuhaf heyecan, midem ağzımda bir hal, yüzüne bakamıyorum, gittikçe kızardığımı hissediyorum, bir yanım da görmemesi için dua ediyor içimden. aklımda bin düşünce varken dilimin ucuna gelen cümle hepsinden saçmaydı, "kalbim yerinden çıktı galiba" dedim, sonra bunu söylediğime utandım. gülümsedi halime, "kalbin yerinde kalsın, ben ordayken seviyorum onu" dedi, kafamı önüme eğdim, içimden ne kadar kızardım acaba diye merak ederken sesli bir soru yöneltiverdim ona "çok mu kızardım?" dedim, neden yüksek sesli söylediğimi bile anlamadım. "starbucksın chrismas bardakları gibi oldun" dedi, kulaklarıma yükseldi ateş, sıcacık oldum, o kadar utandım ki özür dilerim ben galiba 15 yaşındayım dedim. konuştukça batmak diye bir şey varmış, bugün öğrendim. elini çekebilirsin istersen dedi, elimi çektiğim gibi masanın altına sakladım ellerimi, heyecanım bir an bile dinmedi, yüzüne bakamadım bir süre. elele tutuşmak basit gelirdi eskiden, ne fark eder ki derdim, elele tutuşmanın da hissi mi olurmuş derdim, elele tutuşmak heyecanlandırabiliyormuş, bugün öğrendim. 


hemen ordan otobüse binebildiğim halde onla yürümek istedi canım, ona nerde oturduğumu söylemedim, yollarımız aynı gibi davranıp yürüdüm bir süre yanında. elinde taşıdığı su şişesini alıp çantama koymak istedim, elinde taşımasın diye, tam ağzımı açıp "o şişeyi acaba ..." dedim, haklısın dedi ve diğer eline geçirdi şişeyi, sonra da elimi tutuverdi. hava erken karardığı için mutlu oldum bugün, yoksa bir kere daha o kıpkırmızı halimi görsün istemezdim. ne yürüdüğümü hatırlıyorum, ne de o yolu nasıl gittiğimizi, konuştuklarımız aklımda kalmış bir, o da hayal meyal. bulutların üzerinde yürünebiliyormuş, bugün öğrendim. 

telefonla konuşurken bile bırakamıyordum elini, sanki bıraksam kaçar gibi. korkma dedi, bir an bıraksan ben yakalarım zaten seni. elele yürüdük, dolmuş durağına az kala yürüyen merdivenlerden çıktık, eleleydik, bir üst basamağında dururken sarılmak istedim ona, onu öpmek istedim, insan öpmeye kıyamıyormuş, bugün öğrendim. 

dolmuş duraklarına geldiğimizde sarıldık yine, ona sarıldığım an bütün her şey, herkes susuyor sanki. dünyanın ortasında sadece biz varmışız gibi hissettim, etraftakiler umrumda değildi, o an ordaydık, tektik ve dünya sadece bizim için dönüyordu. birgün koyduk araya, çarşamba görüşmeyi temenni ettik. öpmedi beni, ben de onu öpmedim; öylece sarılarak ayrıldık.

yüzümde hala aynı tebessüm, etkisi geçmek bilmiyor...


*çizim yusuf demirci ellerinden.